Bugün size gök kuşağı gibi rengarenk bir şehri tanıtmak istiyorum;Brighton. Dil okulu amacıyla Brighton’a gitmeyi düşünen ya da İngiltere topraklarına gidip bir de Brighton yapalım diyenlere(Londra’ya yaklaşık bir saat uzaklıkta) bir ön bilgi olsun istedim 🙂

En başta şunu söylemeliyim ki (benim için); bir Londra değil. Yani; bir başkent heybeti, ciddiyeti ve yoğunluğuna sahip değil. Bir şeylere rahat ulaşabilmek, çeşitlilik ve farklılık gibi kavramlar belli oranda mümkün.

Tabi herkes büyük şehir sevecek diye bir şey yok. Şehir yoğunluğundan haz etmeyen ve tatil mekanlarına büyük özlem duyan seyahat severler de var. İşte onlar için Brighton biçilmez kaftan 🙂 Deniz kenarında kurulu,eğlencesi ve neşesi bol bir şehir. Trafik yok, çılgın kalabalıklar yok. Sadece deniz ve onun verdiği huzur var. ( Tabi ki bu saydıklarım gündüz için geçerli.) Öyle ki; insan da ”Ayvalık ile Antalya’yı karıştırıp bu şehri mi elde etmişler.” düşüncesi uyandırıyor. Galiba bu karışıma tek aykırı özelliği; iklimi 🙂

Ağustos’un başında gitmeme rağmen yağış vardı; ama malum İngiltere iklimi belli olmuyor. Önce yağmur, sonra güneş, sonra yine yağmur 🙂 Bir de gariptir; ben ve arkadaşlarım montla dolaşırken, mayo ile denize giren çocuklar vardı.Herhalde o iklime alışık olmanın verdiği bir rahatlıktı bu, çözemedim.

Deniz demişken; sahil kenarındaki yiyecek-içecek işletmelerine de hayran kalacağınızı düşünmekteyim. Şimdi kim sevmez ki denize karşı birşeyler yiyip-içmeyi. 🙂 Birazcık rüzgara maruz kalsanız da olsun tertemiz deniz havası alacaksınız. Unutmadan! Marinada bulunan lunaparka uğramadan sakın Brighton’dan ayrılmayın.

Şimdi biraz iç kısımlarına gidelim. Hep sahil hep sahil olmaz 🙂 İç kısımlar da rengarenk şehrin rengarenk müzisyenlerine rastlamanız mümkün. Keyifli bir müzik şöleni sizi bekliyor anlayacağınız.

Merkez de birçok mağaza bulunuyor. Ayrıca ”Mağaza beni kesmez!” derseniz; bir tane de alışveriş merkezi var(Büyüklüğü idare eder). Tabi, benim gibi; ”Alışverişle işim olmaz, yemek isterim ben!” diyorsanız çok güzel cafeler ve restoranlarda mevcut 🙂


Brighton’da fiyatlar, hediyelik eşya anlamında biraz yüksek. Hediyelik eşya dışında kıyafetten tatlıya birçok şeyi uygun fiyata bulabilirsiniz.

Brighton’un tarihi yerlerini de unutmamak lazım. Mesela; Brighton Museum. Müze 5 Kasım 1861’de Richard Owen tarafından açılmış. İçine girme fırsatı bulamadık gerçi; ama siz giderseniz bizim gibi yapmayın. Mutlaka girin!(Ben pişmanım şimdi)

Ve ve ve benim en sevdiğim kısımlara geldim 🙂 Antika eşya ve plak satan mağazalar. Sanırsam Akrep burcu olmamdan mütevellit, bayılıyorum böyle eski olan şeylere. Kimileri sevmez böyle mağazaları; ama ben girdiğim de eskiye dair anılar bulmayı seviyorum. Hele böyle yerleri Brighton’da bulmuşum, kaçar mı?

Fiyatları da her antika gibi değerine göre değişiyordu ama bir hatıra almak isteseniz bütçenize uygun bir şeyler çıkar. Bu arada, bahsettiğim bu dükkanlarda iç taraflarda kalıyor.

Şimdi Brighton’ı Brighton yapan en önemli unsura gelmek istiyorum; Gece hayatı. Gündüz sakin, uslu bir kız modundaki Brighton; gece tam bir parti kızına dönüşüyor 🙂 İnsanları görseniz inanamazsınız. Herkes jilet gibi giyinmiş, gece kulüplerine gidiyorlar. Cafelerine bile girebilmek için pasaport kontrolünden geçmeniz gerekiyor. Hele yanınızdan geçmesi muhtemel çılgın otobüsler var kiii aman Allah 🙂 Sanki içerisindeki adamların tek işi sadece eğlenmek. Kendilerinden geçmişler. Hatta size show bile yapmaya başlıyorlar o kadar yani 🙂
Bu arada; orada barlara gitmeyi düşünürseniz yanınıza şık bir iki bir şeyler alın. Biz öyle şıkır şıkır giyinen insanlardan sonra girmeye cesaret edemedik. Zaten o spor kıyafetlerle de konsepte uyum sağlayamazdık 🙂
Kısaca özetlersek; eğlence, deniz ve sakinlik(gündüz) seven biri için Brighton gayet ideal bir yer. Şehir hayatının kölesi olmuş (benim gibi) kişiler için ise sadece çizdikleri rotada uğranılacak bir durak; fakat uzun süreli de kalsanız sizin için bir durak da olsa mutlaka Brighton deneyimi yaşayın! 🙂
Sevgilerimleeee…. 🙂
